Rimbo

Masalın nerede bittiğini, hayatın nerede başladığını farkedemiyorum. Bazen, suratıma garip bakıyorlar; o zaman uyanır gibi oluyorum. (Cin Ali ve Berber Fil, 370.sayfa)

KAMUOYUNA DUYURULUR

- January 21 -

Bu bûlok aslında monteyn.blogspot.com adresinde ikamet etmekte olan bûloğun tumblr’a geçirilmeye kalkışılıp unutulup bir köşede kalmış halidir. Tumblr güzelmiş ama ya, her şey bombeli bombeli. Blogspot lada samara gibi kalıyor bunun yanında. Ya da ne bileyim, sovyetler işi kalıyor biraz. Neyse, buraya denk gelen olursa diye yazayım dedim. Zaten eski maillere bakarken burayı takip eden 6 kişiyi görüp şey yaptım. Neyse, saygılar. Kamuoyuna duyurulur yazınca başbakanlıkta çalışıyormuşum gibi olmuş.

link

Morrissey’li Olaya Gelin!!

- November 17 -



7 Kasım’da oluyor!

Morrissey’in kafasına şahıs şişe atınca, adam konseri terk etmiş. Buraya bir şeyler yazmak isterdim, ancak bu isyankarlığı bizzat Morrissey’den görün istedim. Ayrıca sahneye şişe atan kişinin Modest Mouse taraftarı olduğu, Moz’la Johnny Marr’ın aralarında bir şey olmamasına rağmen ortamı kızıştırmak amacıyla şişeyi attığı belirtildi.





P.S: Fotoğrafta soldan ikinci kişi, şişeyi attıktan sonra! Moz’un fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmemiş!!! Ardından Oğuz Haksever’le “Ve İnsan”a yollamayı aklından geçirdiyse de, sadece facebook’a profil fotoğrafı olarak koyup: “Bakın ne kadar çılgın biriyim ve aynı zamanda morrissey dinlediğim için de müzikten hafif anlar gibiyim.” mesajını vermek istemiş; sonra Liverpool Echo Arena’nın güvenlik personeli tarafından tartaklandığını ve fotoğraf makinasının elinden alındığını iddia eden James Marshall Junior the Second, nasıl da haksız durumdaki bir insanın, ad hominemle götünü kurtarmaya çalıştığını gösterip, karaktersizliğini de perçinleyebileceğini kanıtladığını Dubliners Haber Ajansı bildirdi.
link

- November 15 -

Bundan sonra “Haftanın Modern Talking Klibi” olayına girme kararı aldım. İlk olarak Cheri Cheri Lady’yi gömüyorum.



P.S: Dieter Bohlen’in el hareketlerini birebir yapabiliyorum.
link

- November 12 -


"Fazla acıma, acınacak hale gelirsin."
Bir berber dükkanı duvarı atasözü

Epigraf, birkaç yazı önce de gördüğüm kadarıyla yazının esrarını öldürmüyor. İnyorfeys Orhancığım Pamuk ve Adlî, inyorfeys! diyorum. Ya da demiyorum, öncelikle şunu söyleyeyim. Bu sözü yazan Adlî arkadaşımız eğer daha o dönemde “epigraf” kelimesini kullandıysa onu alnından öpmek istiyorum. Gerçi birinin alnından öpmek bana sadece, gerdek gecesinde Yavuz Bingöl’ün kırmızı tüllü zımbırtıyı kaldırıp alnından öptüğü Zerda’yı hatırlatıyor. Sadece Zerda da değil galiba, bir Türk filmi klasiği, ama aklımda Zerda’yla özdeşleşmiş. Ayrıca hayatımın bir döneminde Zerda izledim, hatta Böyle mi Olacaktı’yı da izledim. Vicdanımı rahatlatmak için söyledim bunları. Hatta Böyle mi Olacaktı reklama girerken ATV maymunlu bir reklam şalalası gösteriyordu. (Zerda demişken, buradan Kıraç’ın favorilerine selam çakmayı ihmal etmiyorum tabii ki!)

Hemen güugıl eyleyip, Adlî’nin bir Osmanlı Padişahının mahlası olduğunu, sonra Kara Kitap’ta ona laf giydirmiş gibi görünen Bahtî’nin de yine bir mahlas olduğunu öğrendim. Ancak, bunlar farklı insanlardır belki de, bilmiyorum gadasını aldığım okur. Hem buradaki herhangi bir yazının bir içeriği olmadığı için, Adlî’nin sözüne saygım var. Sonuçta adam Padişah, Topkapı Sarayı’nda görüyoruz hayvan gibi kılıçlar, 7 metrelik kaftanlar falan var. Çok korkuyorum onlardan, gerçekten onun içine sığabilen insanlar mıydı, yoksa “Vezir Bey!! Vezir Bey!!! Benden sonra gelen kuşaklara heybetli görüneyim diye şöyle devasa şeyler üretin de altlarına sıçsınlar!” mı demiştir bilmiyorum.

Diyelim ki, İlber Ortaylı’yla çok yakın bir arkadaşlığınız var, biliyorsunuz kendisi Topkapı Sarayı’nın üst düzey yöneticilerinden biri . Taksim’de içki masasındayken “Sejnn çuokkhz guzall birrrr insanssss kardşim, gell Tokapıdan bir şeyler ayarlayalayalım sssana.” diyip Topkapı’nın anahtarlarını masaya koysa. (Bu Topkapı’nın anahtarları çok acaipmiş. Acaba bütün kapıları açan masterkey’yi var mı, yoksa Redkit’teki hapishane gardiyanlarının anahtarları gibi bin tane mi?) Hemen Tünel’den Karaköye inip, oradan da tramvayla Topkapı Sarayına yakın bir yerde inseniz.(Tahminimce İlber çok içtiği için Tünel’de kusacaktır.) İçeri girince İlber’in size hangi eşyayı hediye etmesini isterdiniz? Öncelikle şunu söyleyeyim, Kaşıkçı Elması’nı isteyemezsiniz, satmaya kalkışsanız götünüzden kan alırlar çünkü. Ya da taksanız, Tinerciler acımaz çakıyı saplar. Bu yüzden adam gibi bir şey istemeniz lazım. Şunu söyleyeyim, ben Bağdat Köşkü’nün önündeki altın gibi dalgadan yapılmış kameriyeyi isterim, hemen Evden Eve nakliyat şirketi çağırır, dedemin bağına koydurturum o dalgayı. Ondan sonra paşalar gibi, hatta ne paşası, bildiğin krallar gibi yaşarım hergün orada. Aşağı neyi istediğimi gösteren fotoğrafı, Flash TV habercilik zihniyetiyle kırmızı yuvarlak içine alıp, okla gösterip bir kademe daha atlatıp “burası” yazarak gösterdim.


Ancak, derseniz ki onun taşınması mümkün değil, o zaman kesinlikle tılsımlı kaftanlardan birini isterim. Hastasıyım o tılsımlı kaftanların, hatta piyasaya sürseler giyerim de. Varsın yazıları başka harflerle olsun. Ayrıca görüyoruz ki, “esprili genç tişörtü” modasını başlatanlar da aslında padişahlarmış. Böyle salak yerlere varan zihniyetlere bayıldığımı söylemiş miydim? Bu tip şeyler özellikle Yeni Şafak’ta falan oluyor, köşe yazılarında bulunuyor. “Keman aslında Dördüncü Selim’in icadıdır!” diyip bunu kanıtlamak için deliriyorlar. Yani bunu demiş insan olduğu için değil, şu an aklıma başka şeyler gelmediği için yazdım. Ayrıca doğumgünümde bana tılsımlı kaftan alan kişi en az Kind of Blue’nun 50.yıl özel sürümünü almış kadar sevindirir beni. Bu cümlede çok salak bir caz bilgisi gösterme çabası sezdim, çok yakışıksız bir şey bu. Zaten caz bilgim de yok Miles Davis ve Sun Ra’dan başka, o yüzden yorum olarak laf giydiren olursa çok teşekkür edeceğim. Bütün maddi isteklerimi yensem, bir lokma bir hırka yaşasam,40 yıl çile doldursam bile, tılsımlı kaftanlara olan takıntımı yitiremem galiba.


Bunu gördüğüm an sadece yüce insan ve briyantin şirketlerinin ayakta kalmasının en büyük sebebi, Ayhan Sicimoğlu tepkisi verip: “Hastasıyım!” diyebiliyorum.

P.S: bir önceki yazıyla bu yazının görselleri ard arda gelince çok acaip bir ortam olmuş blog’da, o yüzden buraya alakasız bir şey koymak istiyorum.

P.S2: “Yakışıksız” kelimesi, böyle ne bileyim… Sanki tam olarak 1923 yılından gelme bir kelime gibi. Tam cumhuriyetin ilân edildiği gün üretilmiş bir kelime gibi. Öyle bir anekdot duymuştum, Atatürk annesini görmeye gidiyor, annesi vatan meselesine elini öpmeye yeltenince: “Anaların el öpmesi yakışık almaz! Anaların eli öpülür!” diyor. Sanırım bu yüzden aklımda kalmış. Ama o kelimenin yaygın kullanıldığı dönemde hiçbir kadın naylon külotlu çorap giymiyordu. Çok çabuk kaçan ipek çorap giyiyorlardı bence.
link

4444 dua, Susuzluk, Radiohead!!!

- November 8 -


4444 duayla karşılaştınız mı siz?


96 ya da 97 yıllarında çevremdeki birçok evde görüyordum, ama aklım almıyordu. Akıl almaz bir büyü, dünyadaki bütün sorunları çözen kutsal sözcükler diye düşünüp dokunamıyordum. Üstü İslamik sembollerden nasibini almış ve kötü kompakt bir fotoğraf makinasının ucuz kodak filmle çekilmiş gülleriyle süslüydü bizim evdeki. Başka evlerde daha kötülerini gördüm. Bizim güllerin etrafı sapsarı çerçevelenmişti ama seccade yeşili, iman kırmızısı, huşu mavisi olanlarını da gördüm.

Bir duanın 4444 kere okunması sonucu isteğiniz oluyordu. Aslında Proto-thesecret diyebilirim. Bu işe giren kişinin tüm enerjisiyle, imanıyla kendini o alana odaklayıp bunu zikretmesi gerekiyordu. Zaman daraldıysa komşulara belli sayılarda paylaştırılıp, herkes aynı noktaya odaklanıp iman yolluyordu. O zamandan Var mısın, Yok musun’daki “büyük hissediyorum”, “ben sürekli mavi” açıyorum olaylarının temeli atılmış, yaşlı teyzelerin ellerinde bunların gerçekleşme ihtimalinin daha da mümkün olduğuna inanılıyordu.

Ama, ne zaman kitabı elime almaya cesaret ettim -annemin altın gününe gittiği bir gün- kitabın sıradışı büyülerle dolu olduğunu anladım. Aslında büyü değil, ama mesela Kutsal kitap dediğimiz olay işin Okuluysa, bu dershane gibi bir şeydi. Ya da daha çok, diğer dualar çakıysa, bu kitap İsviçre Çakısı gibiydi. Paket programla her türlü sıkıntınız halledilir! Büyüye karşı, kocanın bağlanmasına karşı, evdeki cinlere karşı, hamile kalmak için dualar, ve Muhammed’i rüyada gördürten dua. Allah dedim, millet onlarca yıl uğraşıyor sonunda üç beş büyü yapıyor, ben daha bu yaşımda bütün dünyanın sırrına vakıf oldum. “Bekle beni, geçen hafta okulda ağzımı kıran çocuk, anneme söylememe gerek yok, geceleri altına sıçırtacağım seni!”

Kitabı karıştırdığımı hatırlıyorum, ama aynı zamanda sürekli aklıma onunla eşdeğer dönemde bin kere baktığım ve içinde ritmik sayma ünitesi olan matematik kitabı geldiği için şu an tam nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum onun yerine 3-6-9-12 diye giden ve, 5-10-15 (benim en sevdiğim!) diziler geliyor. O âdi kitabı da açınca hemen cildi parçalanıyordu. Allah bin belasını versin Milli Eğitim Yayınlarının, ömrüm boyunca hiç parçalanmayan Sosyal Bilgiler kitabım da olmadı, litrelerce kalitesiz uhu harcadım yapışsınlar diye hepsi iyice mahvoldu, kağıttan defter kaplarımı da mahvettiler.

İşte, bu duayı gördüm, tabii zaten her şeyden çok korktuğum için duayı da okumadım, sonra rüyada bunu görme muhabbeti bir kere de ortaokulda tekrar etti. Bu sefer Malatya’lı devasa din öğretmenimizden başka bir açıklama geldi: “Mesela, bir insan susuz kalıp uyursa, rüyasında kana kana su içtiğini görür ya, Hz.Muhammed’i görmek için de bunu yapıp, çok fazla dua okuyun.” dedi. Ulan susuz kalmamız gerekiyorsa, aynı şekilde dinden elimizi ayağımızı çekmemiz gerekmiyor mu? Nasıl bir analoji bu diyemedim, zira o zamanlar bu susuz kalma ve kana kana su içtiğini görme cümlesi çok büyüleyici geldiği için konuya pek odaklanamadım.

İşte rüyada birini görmekle ilgili olay da dün akşam başıma geldi, dün akşam rüyamda Radiohead’i gördüm. Aylardır dinlemiyordum, demek ki gerçekten onsuz kalınca görüyorsun. İnsan aşktan uzak kaldıkça sürekli, rüyada tekrar tekrar görüyor ya, benim de Radiohead için olanı zuhur etti.

Grup halinde Lunapark’lardaki balerine binmişler ikili ikili oturmuşlar, Thom Yorke’u yalnız bırakmışlardı. Zaten oldum olası Johnny Greenwood’a bir nefret besliyorum düz uzun saçlı olmasından ötürü, Thom’u yalnız bırakınca iyice dellendim. Gerçek hayatta görsem ilk olarak: “(parmaklarımı birbirleriyle birleştirip dert anlatan adam moduna sokarım önce)Johnny’ciğim bak lütfen! Düz saçlı bir erkeğin saçları uzayınca çok kötü duruyor lütfen yapma bunu. Biliyorum sahne karizman olduğu için insanlar bunun sende güzel olduğunu falan sanıyorlar, ama sen bu oyuna düşme, lütfen saçlarını beyefendi gibi kestir. Ayrıca daha fazla uzatıp işin tadını kaçırmak istemiyorum ama Eniştem de sana aynen şunu iletmemi istedi: “Saçını uzatıp anneni örnek alacağına, bıyıklarını uzatıp babanı örnek al.” derdim ona. Neyse sonra Balerin dönmeye başlıyor, baştan bakıyorum Thom sağ tarafta oturuyor, tabii balerin dinamikleri ve merkez kaç kuvveti etkisiyle sola kayacağını tahmin ediyorum. Thom’un yanına ben oturuyorum ama dönerken götüm sıkışmasın diye ben sağ tarafa oturuyorum. Bindiğim gibi hepsine bağırarak: “Ulan koskoca Radiohead’siniz şu yaptığınız rezalete bakın!” diyorum, grubun kelinin bana döndüğünü hatırlıyorum ve balerin dönmeye başlıyor ardından, Johnny’nin elinde kırmızı/siyah damalı bir telecaster gördüm ve uyandım.

Evet, bir çocukluk anısı gibi başlayıp rüyayla karışıp hiçbir yere varmayan yazının daha sonuna geldim. Gerçi bundan önce böyle bir şey yazdığımı hatırlamıyorum, neden daha dedim onu da bilmiyorum. Aslında rüyayı anlatmaya kalkışmıştım ama o 4444 dua kitabının sarı rengini ve oradaki rüyada isteyerek birini görme olayı aklıma gelince bana bir hal geldi.

P.S: Son 4 kelimeyi Sabri Bey’e gönderme yapmak için yazdım, yazmasam ölürdüm. Ha bir de bu, Ed O’Brien isimli arkadaşımızın, U2’daki Adam Clayton’ının çocuğu olduğunu düşünüyorum. Herhalde : ” Bak oğlum okulu yine hobi olarak okursun, ben sana yapma demiyorum, ama lütfen biraz gitara ver kendini. Aman oğlum en iyisi sanat! Sen ayağını sanattan içeri atmaya çalış. Bir kere kafan rahat! Arkanda yılların birikimi var! Bak şimdi biz de çok kötü albümler çıkarıyoruz ama emeklilik maaşımı Bono tıkır tıkır ödüyor” falan demiştir.

P.S2: Ha-ha o kitabı buldum. Sarı rengi görüyorsunuz değil mi? Ayrıca çok iddialı bir şekilde “4444 DUA BUDUR!” yazmasından ötürü gülmekten karnıma ağrılar giriyor. “4444 Dua Yazıcıları Derneğini düşünüyorum sonra. Sakallı agalar birbirlerine sinirlendikleri zaman tesbih fırlatıyorlar, Zeyna’nın halkasını fırlatması gibi. Şu an bu anı düşünüp çok korktum, o yüzden bitiriyorum.

P.S3: Balerin dinamikleri ne ya?

link

- November 6 -


"Sabri Bey N’apıyorsunuz?" Esra Ceyhan, 2009

Orhan Gencebay için, “Rock yapıyor.” diyen insanların deli olduklarını biliyoruz. Sonuç olarak, adam kafasına göre müziğini yapmış zamanında(bu cümleye az sonra döneceğim, çünkü “Müziğini yapmış zamanında”, “Abi çeşit çeşit insan var.” demek gibi bir şey) ve hele bir Sevemedim Kara Gözlüm yorumu var, öyle I Died for You gibi Power Ballad’ları indirir sanırım, ama şimdi bir tavrı olduğu için rock yapıyor denilir mi? O durumda Arabesk’i, Indie Rock’un alt türlerinden biri olarak mı kabul ediyoruz? Ya da Bergen, Türkiye’nin Cat Power’ı mı oluyor?

Tamam, çok seviyesizce benzetmeler bunlar, ancak şarkılarını yaparken Orhan Gencebay’ın düşündüğünü sanmıyorum. Arabesk konusunda en fazla Ali Tekintüre, Tezcan Yıldız, Erol Budan’ı falan biliyorum. Aslında Rock’ın isyan şarkılarının çoğu çözüm önermeyen salak sözler içerdiği için, bu konuda Arabesk’le benzeşebilir belki. Hemen örnekleyelim bunu: The Wall.

Öncelikle; “Hayatımda en sevdiğim dördüncü şey The Wall albümüne saldırmaktır.” (Essais, p.229) Çünkü, sözleri Bike ya da Lucifer Sam kadar naif olsa güzel bir albüm olacakmış. Sonra, söz yazma konusundaki başarısı, şarkı yazma yeteneğinin çok çok gerisinde olan Roger Waters böyle sözler yazmış. Hala liselerde dilden dile dolaşır. Müzik olarak da gerçi overrated bi albüm, Don’t Leave Me Now, Run Like Hell, Comfortably Numb, falan albümdeki en iyi şarkılar sanırım. Allahtan The Final Cut çıkıyor bir süre sonra da, hayvani güzellikte düzenlemelerle şarkılar yapılıyor. Mesela What Shall We Do Now’un Türkçe Wikipedia sayfasında: Oldukça sert bir modernleşme ve tüketim hırsı eleştirisi yapılır.gibi bir cümle var. Tahminimce, Yurtsever Cephe’li öğrenciler tarafından yazılmış. Roger Waters’ın sürekli İkinci Dünya Savaşı’nın, babasının orada ölmesinden ekmek yemesini, karaktersiz insanların hastalıkları ya da başlarına gelen bir felaketin ekmeğini yiyip, dikkat çekmeye çalışması gibi görüyorum.

Neyse, Arabesk de, aslında bir çözüm vaadetmiyor, sadece eleştirisini yapıp bırakıyor biliyoruz zaten. Hatta bazen eleştiriyi falan da geçiyor, zira “Hayat Kadını, Allahsız Sürtük” isminde şarkı biliyorum. Bu da ancak Laibach’ın sisteme geçirirken aşırı sert görünmesiyle aynı olduğu izlenimini veriyor. Yukarıdaki şarkı bilinçli olarak feminizme karşı yazılmış da olabilir bilmiyorum. Her cümle de biraz daha gerçeklikten koptuğumu fark ettiğim için, yazının bu kısmını burada sonlandırıyor ve siz değerli okuyuculara süper bir haber veriyorum: 19 EKİMDE LEONARD COHEN’İN 1970’DE ISLE OF WIGHT’TA VERDİĞİ KONSER KAYDI YAYINLANDI! Hem de bootleg gibi pis kayıtlar değil, bebek götü gibi tertemiz. Arada patlayan havai fişekleri falan da yoksayıverin işte, ve sadece ses değil a dostlar!!!!! GÖRÜNTÜ KAYDI DA ALINMIŞ!!! Tabii, bu kayıtları şu güne kadar yayınlamayanların hepsi kötü insanlar. Onları sevmiyoruz! Onların hepsi baba dayağı yemiş rastalı çocuklar!

Bu da tanıtım linki: http://www.amazon.com/gp/mpd/permalink/m1U0ZNAHXPTBHY


link

- November 5 -


Siyah beyaz olmayı en çok hak eden müzik videosu olabilir. Araya renk koyamıyorum, hani bazı görüntüler oluyor, mesela Schindler’in Listesi’nde kırmızı palto giyen kız. Siyah/Beyaz’ın içinde öyle güzel duruyor ki onlar, SinCity’de Clive Owen’ın giydiği kırmızı ayakkabılar da öyle. Şarkı benim için TRT 2’de tam 20 yıldır yayınlanan ve tahminimce 20 yıldan beri dekoru,jeneriği değişmeyen PopSaatinden başka bir şeyi hatırlatmıyor. Ayrıca RockMarket’in yayından kalkana kadar ısrarla aynı jeneriği kullanmasına büyük saygılarımı iletiyorum. , Ortalama Türk Rock’ını temsil eden program, klasik yayın akışı: Metallica-One/Sepultura-Roots Bloody Roots/Ganz- Don’t Cry/Alternatif bir şey/ diye gider. Özellikle 80lerde genç olan insanların çoğunun Deep Purple mı Led Zeppelin mi, Black Sabbath mı tartışmaları yaptığını hala duyabiliyorum.

İstiklal’de Balık Pazarı’na gidip, Golden Kokoreçten sonraki pasaja girin, orada plak satan amca var. Hayatı bu tartışma üzerine kurulu. Genel olarak hedef gösteren asimetrik harekatlı bir şeyler yazıyormuşum gibi hissettim şu an ama gerçekten öyle. Bu ülkede bir nesil Bulutsuzluk Özlemi’yle yetişti. Aşağıya Klips ve Onlar adı altında en az Insane Clown Posse kadar korku saçan isme sahip grubumuzun Eurovision şarkısını yerleştiriyorum. Bunların röportajını okumuştum, Melih Kibar falan çok umutluydu, şarkının içinde farklı dillerde sevgi dostluk, mesajları, subliminal bir şeyler var diye.


Yalnız klavyeci abimiz neden mezuniyet cüppesiyle çıkmış onu anlayamadım.
Gitarı da Dieter Bohlen’in kuzeni çalıyor, zira gitarı yumruklama stilleri aynı, hemen aşağı bir adet gömelim. Ha Modern Talking’e laf atan olursa onun ağzını yüzünü kırarım o ayrı bir konu.




link

Entelijensiya(hem ajanlık muhabbeti, hem de entelektüel gibi tınlıyor) Üzerine

- October 31 -


Bu gerçeği birbirimizden daha ne kadar saklayacaktık?

Hangimiz Stephen Hawking’in artık Orhan Pamuk olduğunu bilmiyoruz ki?
Böylece Stephen da yıllardır özlemini çektiği Nobele, edebiyat alanında da olsa, bir şekilde kavuşmuş oldu.
Hem de hastayım ayağına yatıp dünya kamuoyundan gizlenip, Nişantaşı’nda ev sahibi oldu.
Zaten en iyi yatırım gayrimenkul!

Bunları uydurmadığımı Orhan the Stephen Pamuk’un Kara Kitap ve Beyaz Kale yapıtlarındaki izleri takip ederek anlayabilirsiniz. Celal Salik/Galip ve (buraya dikkat!!!) Venedikli Köle/Osmanlılı Efendi’yi nasıl anlayamadınız?

Venedik burada Büyük Britanya’yı simgeliyor doğal olarak, Osmanlı da Türkiye’yi. Ayrıca Paşa’nın bu hayattan uzaklaşıp, başka bir hayata yelken açması sizi hiç mi şüphelendirmemişti?
Ya Galip’in artık, Celal’in yazılarını yazıyor olması, hiç mi Stephen’ın aslında hasta olmadığını, hasta ayağına yatıp Türkiye’ye kaçıp Orhan Pamuk yerine yazdığına dair kuşkular uyandırmadı içinizde?

Ben, bir bilim ve sanat aşığı olarak şu an Orhan Pamuk ve Stephen Hawking denilen karakterlerin aynı kişi olduğuna inanıyorum. Başka türlü bu kadar benzerliğin açıklanması mümkün değil. (Özellikle Orhan’ın videolarında gülerken yaptığı mimiklere dikkat edin, resmen My Left Foot’ta Daniel Day Lewis!!!)
Aranızda bazılarınız, aynı zamanda nasıl İngiltere’de yaşıyor ve Türkiye’de de Amerika’da da oluyor diye soruyorsanız içinizden, lütfen gidip yine bu bahsettiğimiz artık kaç kişi olduğu belli olmayan bireyin “A Brief History of Time” isimli kitabını okuyunuz.

Kamuoyu yanıltılmasın!
Zola’ların Flaubert’lerin torunu bir Fransız aydını olarak, Türk ve İngiliz yetkililerden açıklama bekliyorum. Çünkü onlara bir çift sözüm olacak! “Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla, ve tarihle yargıla!
link

Daniel Day Lewis Üzerine

- October 30 -


Geçen yazıda There Will Be Blood’ın ismini anmıştım, az önce My Left Foot’u ilk defa izledim.(Yazıya Yılmaz Özdil sayfa düzeninde devam ediyorum şu andan sonra.)


*

Daniel Day Lewis’a iman etmeye karar verdim.

*

Serpico’yu izlediğimde, Al Pacino için de böyle düşünmüştüm, ama ilk defa bir oyuncuyu gördüğüm sahnede bu sefer daha ne kadar gerçekçi olacak diye meraklar içerisinde bekledim. Ve her hareketine hayran kaldım.

*

Bazı insanlar Yıldız Kenter’i iyi bir oyuncu olarak falan görüyor. İşte bu adamın oyunculuğunu her gördüğüm an Yıldız Kenter’i recmetmek için çeşitli sebepler buluyorum. Gerçi Hülya Avşar’ı güzel bulmakla Yıldız Kenter’i iyi bir oyuncu görmek arasında hemen hemen +1’e yaklaşan bir korelasyon seziyorum, ama burada açıklayamam şu an.

Hatta geçenlerde, A Streetcar Named Desire’ı izliyorduk.(Zannımca yeryüzünde, hakketiğinden fazla değer gören filmlerin en önde bayrak taşıyanlarından bu film.) Filmde, -kitapta da doğal olarak- Blanche DuBois’yı oynayan Viven Leigh isimli bir ablamız var. Blanche’in çeşitli psikolojik sorunları var ve biraz ağlak, biraz sorunlu bir karakter. İzlediğim kişiyle beraber bu karakteri görmemizden takribi 7 dakika içerisinde verdiğimiz ilk tepki: ” Bu rol Yıldız Kenter’e ne yakışırdı!” oldu. Çünkü Yıldız Kenter bipolar bozukluğu olan, ve sadece System of a Down gitarcısı gibi sürekli havaya bakarken aynı zamanda ağlayan karakterleri canlandırabiliyordu. Zira filmden sonraki araştırmalarım sonuç verdi, ve Yıldız Kenter’in bu rolü de kaçırmamış olduğunu öğrenmiş olduk. Ayrıca şunu demek istiyorum, filmin her sahnesinde Marlon Brando’nun vücudundan testosteron akıyor. O filmde ziyan olan testosteronlar korunabilseydi, Godfather’da kullanılıp insanların filmi izlerken ölmelerine sebep olabilirdi.

*

Neyse!

***

Beyin felci geçirmiş birini Daniel Day Lewis kadar iyi oynayan sadece bir kişi daha var…

*

Breaking Bad’deki Walter Junior. Fakat onun da biyografisine baktığımda gerçekten beyin felci geçirmiş olduğunu öğrendim.

*

Daniel Day Lewis, Gangs of New York’taki karakterine yürüyüşünü öyle güzel yedirmiş ki, her adımında “Evet az sonra tüylü bir örümceğe dönüşüp, bütün halkı önce salyalayıp sonra da güneş altında kurumalarını bekleyip yiyecek.” diye düşünüyor insan. Bir bu var, bir de onun oyunculuğuyla ilgisi olmayan ama There Will Be Blood’da dikkatimi çeken bir olay var. Oynadığı karakterin sonsuz küstahlığı, La Strada’da Zampano’nun Palyaço Gelsomina’ya olan küstah yaklaşımıyla aynı. Zaten Zampano da elleriyle olmasa bile Gelsomina’yı öldürüyor. Tabii There Will Be Blood’daki Peder, Gelsomina kadar iflah olmaz bir neşe kaynağı değil, ya da onun kadar sempati yaymıyor. Ama Gelsomina’nın da birkaç film eleştirisinde Meryem’i sembolize ettiğini okumuştum. Senaryo yazarlarının bundan etkilendiğini söyleyemem, ancak yine de La Strada’daki Zampano/Gelsomina ilişkisinin There Will be Blood’daki Daniel Plainview/Eli Sunday ilişkisine benzediğini düşünüyorum.

*

Daha fazla uzatıp, “Adam gibi adam” falan diyip Daniel Day Lewis’ı Kemal Kılıçdaroğlu durumuna düşürmeden bitiriyorum.


link

Komiseri Vurdum Ancak Polis Memurlarını Vurmadım Üzerine

- October 28 -



"Eğer bir müzik grubunda bulunsaydım, Pet Shop Boys’un sessizi olurdum."(p.34, Essais)
Michel de Monteyn

Az önce uyurken aklıma Perihan Savaş geldi. Üzerine o kadar düşündüm ki, Perihan Savaş’ı sevmek için tek nedenimin “Bitirimler Sınıfı” olduğuna karar verdim. Siz bu filme ne hisler besliyorsunuz bilmiyorum ama ben, en sevdiğim filmler listesinde There Will Be Blood’un bir altına koyuyorum. Hem verdiği ümit ve sevgi, hem de senaryonun tamamen bilinçakışıyla yazılması gözlerden kaçmıyor. Sanırım IMDB çalışanları da bu durumu anlamış olmalı ki, sayfasındaki önerilen filmler başlığı altında Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba’sını da dahil etmişler.

Filmin konusundan kısaca bahsedeyim, hayatında hiç televizyon izlememiş okur vardır belki. Sezer ve afacan arkadaşları(evet afacanı bilerek kulandım, bu güzel kelimenin ne kadar az kullanıldığının farkında mısınız?) Özel Sevgi İlkokulunda okuyorlar ve müdürleri Aydemir Akbaş’ın ikinci meslek olarak ucuz erotik filmlerde oynadığını bilmiyorlar. Her gelen yeni öğretmeni okuldan postalıyorlar. En sonunda, filmin başında resmen bir kaltak olan Perihan Savaş geliyor, Sezer’i aç bırakıyor, gözünün önünde yemek yiyor falan. Sonra, bir şeyler oluyor Perihan’dan özür diliyorlar ardından da bilgi yarışmasını kazanıp, Aydemir Akbaş’ın verdiği söz üzerine kampa gidiyorlar. Ancak burada da, her şey değişip polisiye film haline geliyor ve, karısını öldüren bir adamı tongaya düşürmelerini izliyoruz.

Öncelikle, senaryodaki şaşırtmalı ustalığa dikkatinizi çekmek istiyorum, ancak bu okulun özel okul olması, cezalar falan hep yabancı bi filmden çalınmış gibi gelmişti bana. Sonra lisede okurken, benim okul müdürümün de ceza olarak insanlara çapa yaptırdığını ve yatakhanede kalmama cezası verdiğini falan hatırlayınca olaylar biraz daha normal gelmeye başladı. Hele ben müdür olsam, Sezer’in yaşına bakmaz ağzının ortasına iki tane çakardım sanırım. Bitirim değil, bildiğin piç çünkü. Yalnız çok salakça bir sahne var, Ayşen Gruda öğretmen olarak geliyor, ve ardından Sezer ile yanındaki hafif kilolu arkadaş onun gözünün önünde zehir hazırlıyormuş gibi yapıyorlar. Ancak zehiri açık açık limonlu ve portakallı oraleti karıştırarak yapıyorlar. Buradan şu sonucu çıkarıyoruz, zamanında liseden mezun olup öğretmen yapılanlar bir kısmı gerçekten çok kötü durumdaymış.

İkinci bir konu da, Cennet Mahallesi sevgili okur. Bundan daha Temmuz ayında bahsetmek istiyordum, yalan oldu. Şimdi üzerimdeki etkileri de yok oldu zaten. Yine de Cennet Mahallesi dizisini, Maske’nin bir bölümündeki Cehennem tasvirine benzetiyorum. Maske o bölümde Cehenneme düşüyordu, ve Cehennem’de aslında harlanan odunların falan bulunmadığını, herkese zorunlu olarak bir kadın programının aynı bölümünün her gün izletildiğini görüyordu. Bu dizinin de her bölümü aynı ve sanırım 3 ya da dört yıl boyunca insanlar Alişan’la Çağla Şikel’in evlenememesini izledi. Ya anlıyoruz, bir kurgunun olması için çatışma gerekir. Ancak sadece tek çatışmaya indirince bunu çok acaip oluyor. Yani, ortada bi tüfek var, ancak patlayamıyor da!!(Özür dilerim, burada hem Alişan’a laf koyarmış gibi oldum, hem de Çehov’un sözünü ziyan ettim.) Daha fazla uzatamayacağım, zira çok hastayım, böbreklerim çok ağrıyor. Ayrıca kafamın içinde çamur deryası varmış gibi hissediyorum.

Az önce Ferdi Tayfur’dan, Ben de Özledim’i dinliyordum. Uzak mesafeli ilişkilerin nasıl zor olduğunu anlatan bu şarkıyı tüm kader mahkumlarına ve şu an Bolu kapalı cezaevi D3 koğuşunda yatmakta olan amcam Kamber de Monteyn’e yolluyorum. Delikanlı23….
Çok güzel bu şarkı yaaa. Esra…..
Esra istersen seninle buluşabiliriz, numaranı buradan göremiyorum siliyorlar, şifreleyerek aşağıya yaz. Delikanlı23….


(Videoyu hazırlayan arkadaşın ismine dikkat!!!)


link
older
Archives RSS